Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Bisiklet Turları..

Bu yeni bisikletimiz.. Arkasından tutarak ilerlettiğim o küçük üç tekerlekliden sonraki ilk gerçek bisikletimiz..
Her çocuk gibi benim de küçükken bir bisikletim olmamıştı. Okan'ın varmış. Herkes ilk bisikletinin markasını, rengini falan hiç unutmaz ya, ben de yok öyle bişey.
Çok geç öğrendiğim ve de devam ettirmediğim bir şeydi, şimdi Can'ın keyifle kullanmaya başladığını görünce çok mutlu oldum.
Tabi hemen düşmek olayına kafayı taktım.


İlk birkaç turdan sonra zihnimde jeton düştü gibi oldu. Aman düşmesin diye bir şeyler söyledim söyledim sonra durdum yeter nihan dedim kendi kendime. Çünkü o kadar açık ki çocuğun bisikletten defalarca düşeceği, dizlerinin yara bere içinde kalacağı vs.vs.


Sonraaa jeton düştü.. Bu çocuk düşmek zorunda! dedim kendi kendime. Evet düşmek zorunda... Düşmesi gerekiyor... 


Küçükken düşmezse büyüdüğünde buna hiç cesaret edemeyecek. Aynı benim gibi..


Oysa küçükken düştüğünde - hem düşmenin önemsiz olduğunu yaşayacak - hem bir yeri kanayınca bunun geçeceğini görecek - hem de bu aleti daha iyi kullanmaya başladığını görecek - yani bu küçük olay aslında bütün hayatında model alacağı çok sağlıklı bir alışkanlık yaratacak onda... ve bunu küçükken yaşaması gerekiyor... hatta eğer çok temkinliyse benim onun düşmesi için birşeyler yapmam gerekiyor!!!!


Afterin Nihan yine aştın kendini!..
Pin It

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur

Bugün Doğan Cüceloğlu günüm sanırım.
Aşağıdaki yazı ve başlık beni çok duygulandırdı.


Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU
Kaynak: Burada
Pin It

Doğan Cüceloğlu



Doğan Cüceloğlu'ndan gözlerimi dolduran bir yazı :
Uyumazsam Beni Sevecek misin ?

Amacım kimseyi yargılamak değil, hele anneleri. Her anne kendi hatalarıyla, bildikleriyle, içgüdüleriyle, sevgisiyle anne. Ki ne acıklı hikayeler var dünya üzerinde. Yine de bir çocuğa "uyumazsan seni severim" nasıl denir ki ?
Pin It

16 Nisan 2012 Pazartesi

Tostos 1 Yaşında !

Cumartesi günü oğlumun ilk doğum gününü kutladık. Çok duygulandım. Geçen sene bu zamanları hatırladım. Hastaneye gidişimizi, doğumu, sonrasındaki uykusuz ilk gecemizi, oğlumun minik ellerini, turuncu kafasını :) , minik gözlerini, beraber ilk haftamızı...

Oğlumun 1 yaşına kadar her gün yanındaydım. İşi gücü 1 sene erteleyip, oğlumla olmayı seçtiğim için çok mutluyum, çok şanslıyım. Şimdi iş ve annelik beraber yürüyecek. Ve bizi çok güzel günler bekliyor.

Cumartesi'den bir arkadaşımın çektiği fotoğrafı ekliyorum.




Tostosun doğumgünü için biraz çalışma yaptım. İnternette dolaşırken bu siteyle karşılaştım. creature comforts blog tık tık. Ve çok sevdim. Gün içinde ara ara bakıyorum ve bana çok iyi hissettiriyor, renkler, tasarımlar.

Yine beğendiğim bir başka site de: mer mag
Çocuklarıyla beraber çok tatlı işler yapıyor.
Pin It

10 Şubat 2012 Cuma

Sabiha Paktuna Keskin


"Çocuk davranışları şüphesiz ki yönlendirilir. Ancak bu konuda anlaşılması gereken konu şudur: Ne alıştıran alışmıştır ne de alışmayan alıştırılamamıştır. Yani, yalnız alıştırmakla davranışlar ortaya çıkabilse idi ve alıştırmak sadece tekrarla mümkün olsaydı 3 aylık bebek de yürütülebilirdi. Bebek yürüme yeteneği gelmeden bir gün önce yürütülemez. Öyle olsaydı fizyoterapi sayesinde spastik çocuk ka...vramı olmazdı. Kaldı ki spastik bir çocuğa uygulanan fizyoterapinin anlamı da çocuğu yürütmek değil, çocuğun hareketsiz kaslarını aktif tutabilmektir. Sonuç olarak, yapılması gereken istenen bir davranışın ortaya çıkmıyor olması halinde "alıştırdın-alıştırmadın" muhabbeti yerine neden bu davranışın ortaya çıkmıyor olduğu sorusunun sorulmasıdır..."
Annelere duyurulur....
Pin It

9 Şubat 2012 Perşembe

Çoluk çocuk :)

Üzüntüler ve evimizi taşımamız biricik oğlumuzun üçüncü yaş gününü cümbür cemaat kutlamamızı engellemişti... biz de dördüncü yaşında dolu dolu bir doğum günü yaptık. Hatta doğum günleri.. Bir gün okulda arkadaşlarıyla kutladık, bir gün evde bütün ailemizle..

Bir doğum günü macerası :)
Yaş 4
Meğer her yaşın kendine göre bir özelliği bir güzelliği varmış, hiçbir yaş birbirine benzemiyormuş, meğer annelik dünyanın en özel duygusuymuş :)
Pin It

23 Kasım 2011 Çarşamba

kareteee!

Pin It

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Mutluluk..

...
Neill'e göre bir çocuğun mutluluğu, yetişirken vermiş olduğu kendi kararlarına en üst düzeyde saygı gösterilmesine ve çocuktaki "kişisel özgürlük" hissine bağlı olarak gelişiyordu. Çocukluk döneminde bu özgürlük hissinin yokluğu ve buna bağlı olarak gelişen baskılı çocukluğun mutsuz tecrübeleri, yetişkinlikte ortaya çıkan birçok psikolojik sorunun kaynağıydı.


1921'de Neill, düşüncelerini kanıtlamak amacıyla Summerhill Okulu'nu kurdu. Bu fikirler arasında, çocukların derslere girmeye mecbur edilmediğinde daha başarılı oldukları düşüncesi de vardı. Ayrıca bu okul demokratik ilkeler ile yönetiliyor ve okul kurallarının ne olacağını belirlemek amacıyla düzenli toplantılar yapılıyordu. Bu toplantılarda çocuklar okul personeliyle eşit oy hakkına sahiptiler.
...

ilginizi çektiyse devamı aşağıda..
http://myinnersky.blogspot.com/2010/05/asneill-ve-summerhill-ozgurluk-okulu.html
Pin It

17 Eylül 2009 Perşembe

Biraz deniz, biraz rüzgar, bolca CAN :)

Çeşme'deyiz...Bu yaz tatilimizin iki haftası Ramazan ayına denk geldiği için tatil mekanları çok boştu. Otel boştu, plajlar boştu ama bu bizim işimize geldi doğrusu. Can’ın çığlık ve bağırma ve çeşitli seslerden oluşan muhabbeti daha az insanı rahatsız etti :) Çocuğu olanlar eminim ki hoş karşılıyordur fakat çocuk büyütmemiş olanların rahatsız olmalarını da çok çok iyi anlayabiliyorum. Ama hiç kimseyi rahatsız etmeyelim diye de hiçbir yere çıkmamak herhalde doğru bir şey olmaz değil mi :)
Süper fotoğraflar yükleyeceğim dönüşte.
Pin It