13 Temmuz 2015 Pazartesi
11 Şubat 2013 Pazartesi
Çocuklarıma Tavsiyeler..
Advice to My Kids
By Leo Babauta
I have six lovely children — one of them now an adult, and a couple more almost there — and I give a lot of thought to what I think they should know as they grow up and go out into the world.What could I best teach them to equip them for life?
This is what I’d like them to know:
You are good enough. Most people are afraid to do things because they are afraid they’re not good enough, afraid they’ll fail. But you are good enough — learn that and you won’t be afraid of new things, won’t be afraid to fail, won’t need the approval of others. You’ll be pre-approved — by yourself.
All you need to be happy is within you. Many people seek happiness in food, drugs, alcohol, shopping, partying, sex … because they’re seeking external happiness. They don’t realize the tools for happiness aren’t outside them. They’re right inside you: mindfulness, gratitude, compassion, thoughtfulness, the ability to create and do something meaningful, even in a small way.
You can start your own business. As a young man, I thought I needed to go to college and then be employed, and that owning a business is for rich people. That was all wrong. It’s possible for almost anyone to start their own business, and while you’ll probably do badly at first, you’ll learn quickly. It’s a much better education than college.
Everything useful I’ve learned I didn’t learn from college … I learned from doing.
That said, I’ve had some amazing teachers. They’re not always in school, though: they’re everywhere. A friend I met at work. My peers online. My mom, dad, siblings, grandparents, uncles and aunts. My wife. My kids. Failure. Teachers are everywhere, if you’re willing to learn.
Spend less than you earn. Thirty percent less if you can manage. Most people get a job and immediately spend their income on a car loan, high rent or a large mortgage, buying possessions and eating out using credit cards. None of that is necessary. Don’t spend it if you don’t have it. Learn to go without, and be happy with less.
Put away some of your income to grow with the power of compound earnings. Your future self will thank you.
Learn to love healthy food. It’s all a matter of adjusting your tastebuds, slowly and gradually. Learn to cook for yourself. Try some healthy, delicious recipes.
Learn compassion. We start life with a very selfish outlook — we want what we want. But compassion is about realizing we are no more important than everyone else, and we aren’t at the center of the universe. Someone annoys you? Get outside of your little shell, and try to see how their day is going. How can you help them be less angry, less in pain?
Never stop learning. If you just learn something a little a day, it will add up over time immensely.
Have fun being active. Sure, there’s lots of fun to be had online, and in eating sweets and fried food, and in watching TV and movies and playing video games. But going outside and playing with friends, tossing a ball around, swimming, climbing something, challenging each other … that’s even more fun. And it leads to a healthy life, healthy heart, more focused and energetic mind.
Get good at discomfort. Avoiding discomfort is very common, but a big mistake. Learning to be OK with some discomfort will change your life.
The things that stress you out don’t matter. Take a larger perspective: will this matter in five years? Most likely the answer is no. If the answer is yes, attend to it.
Savor life. Not just the usual pleasures, but everything and everyone. The stranger you meet on the bus. The sunshine that hits your face as you walk. The quiet of the morning.
Time with a loved one. Time alone. Your breath as you meditate.
Meditate.
Don’t be afraid to make mistakes. They are some of the best teachers. Instead, learn to be OK with mistakes, and learn to learn from them, and learn to shrug them off so they don’t affect your profound confidence in who you are.
You need no one else to make you happy or validate you. You don’t need a boss to tell you that you’re great at what you do. You don’t need a boyfriend/girlfriend to tell you that you’re lovable. You don’t need your friends’ approval. Having loved ones and friends in your life is amazing, but know who you are first.
Learn to be good at change. Change is the one constant in life. You will suffer by trying to hold onto things. Learn to let go (meditation helps with this skill), and learn to have a flexible mind. Don’t get stuck in what you’re comfortable with, don’t shut out what’s new and uncomfortable.
Open your heart. Life is amazing if you don’t shut it out. Other people are amazing. Open your heart, be willing to take the wounds that come with an open heart, and you will experience the best of life.
Let love be your rule. Success, selfishness, righteousness … these are not good rules to live by. Love family, friends, coworkers, strangers, your brothers and sisters in humanity. Love even those who think they’re your enemy. Love the animals we treat as food and objects. Most of all, love yourself.
And always know, no matter what: I love you with every particle of my being.
www.zenhabits.net
28 Aralık 2012 Cuma
SÖYLEDİĞİMİZ ŞARKILARDAN İBARETİZ..
Yaşamın Ezgileri - Stefano D'Anna
Sen söylediğin şarkıdan ibaretsin. Senin şarkın yaşamını; gördüğün, dokunduğun, hissettiğin her şeyi şekillendirir.
(bir Stefano D'Anna klasiği daha..)
http://www.profstefanodanna.com/tr/articles/ya%C5%9Fam%C4%B1n-ezgileri
Hüzünlü nağmeler söyleyen ve uçurum kenarında bir yaşam görüntüleyen
bir insan yığını var. Öte yandan aşk ve zafer şarkıları söyleyen
bireyler de mevcut...Öyle ki, onların bestelediği müziğin enginliği,
toplumlara, yazgılara şekil vermekte ve insan tabiatının köklerine
derinden tesir etmektedir.
Oldukça ilginç bir deney yapmaya hazır
mısınız?
Aynı zamanda hem bilim adamı hem de denek olabilir misiniz? Tek
yapmanız gereken bir gün seçmek...yaşamınızdan herhangi bir gün. Onu
dikkatle gözlemleyin, her bir ayrıntısını inceleyin. Sarf etmiş
olduğunuz kelimelere dikkat edin, onları gruplandırın. Diğerlerine
nazaran daha sıklıkla kullandıklarınızı içlerinden seçip ayırın.
Duyduğunuz hisleri gözden geçirin, onları sınıflandırın, çok
tekrarlananları ayırın. Düşüncelerinizi ele alın, onları da
sınıflandırın ve aralarından en ısrarcı olanları, en sık yinelenenleri
ayırın. Yaşamın en küçük birimi olan tek bir hücrenin bütün bir
organizmanın biyolojik malumatını kendi içinde barındırması gibi, eğer
arayışınızda samimiyseniz ve gerçekten öğrenmek isterseniz yaşamınızın
herhangi bir günü size sizinle ilgili herşeyi anlatacaktır. Hayatınızın o
ufacık kesiti, yaşantınızın özeti, onun tam bir sentezidir. En olası
ihtimalle bu arayış, sözlerimizin, duygu ve düşüncelerimizin biteviye
yinelendiğini, günden güne defalarca mekanik olarak tekrarlandığını fark
etmemizi sağlayacaktır. Genelde, oldukça tekdüze varlıklar olduğumuzu
keşfedebiliriz.
Gün içerisinde yaşadığınız fiziksel duyumları teşhis
edin. Biraz dikkat ederseniz hissettiğiniz herhangi yeni birşey
olmadığını fark edeceksiniz. Üstelik bu inceleme kendi mekanikliğimizi
fark etmemize yarayacak; 'makinemizin' o duyguları hissetmek, o
düşüncelere sahip olmak ve o sözleri dile getirmek için çoktan
programlanmış olduğunun dehşet veren keşfi karşısında nefeslerimiz
kesilecek. Ayarlanmış bir tempoda titreşen ve sadece o sesi çıkaran bir
müzik aleti gibi, olası tuşların, titreşimlerin ve seslerin sonsuzluğu
içinde sadece dar bir şerit üzerinde yer alıyoruz.
Ne tür bir şarkı dolaşıyor dilinizde?
Her gün benzer nağmeleri seslendirdiğinizi ve gerçeklik olarak
adlandırdığınız dış dünyanın o tekdüze ritme, sese ve titreşime uymaktan
başka hiçbir şey yapmadığını anlayacaksınız. Bir insanın gerçekliği,
yapma ve dolayısıyla sahip olma becerisi, mutluluk seviyesi ve tüm
bunlarla birlikte mali kaderi, kendi 'titreşim hızı' ile mükemmel bir
uyum içindedir.
Dünya, seslendirdiğiniz şarkının enginliği ölçüsünde az
çok dar veya geniş olarak belirecektir. "Ne tür bir şarkı geziniyor
dilinizde?" sorusu, kendi kaderinizi sorgulamanızla aynı anlama gelir.
Ne zaman kendinizi dinleyebilir, çıkardığınız seslere daha çok özen
gösterirseniz, işte o zaman bu seslerdeki tek – düzeliğin (mono-tony)
ayrımına varabilir, ve aynı zamanda beş duyudan oluşan bu pentagram'ı
genişletecek irade ve beceri seviyesini yükseltebilirsiniz. Diğer müzik
aletlerine oranla daha büyük oktav genişliğine sahip piyanoda çift
pentagramın kullanılması gibi, ifade seviyesi diğerlerinden çok daha
gelişmiş olan insanlar vardır.
Üç, dört, beş pentagram üzerine yayılan
melodilerin bestekarları var...öyle ki, onların 'düşleri', insanlığın
geri kalanı için yeterli olan dar frekans dalgalarına sığamayacak kadar
engindir.
İki kişi, ritimlerinin birbiriyle kaynaşması, çıkardıkları
seslerin ahenk ve uyumluluğu doğrultusunda ortak iş yapabilir. Bir
firma, müziğinin genişliği kapsamında bir diğer firmayı ele geçirebilir;
bir medeniyet, şarkısının enginliği, oktavların genişliği, seslerin
niteliği, müziğinin gücü ve zenginliği oranında bir başka medeniyete
üstün gelebilir.
Bir dağı yerinden oynatmak daha kolaydır
Gündelik söz dağarcığımız içindeki tek bir kelimeyi, tek bir tonlamayı,
çok sevilen bir deyişi dahi değiştirmenin ne kadar zor olduğuna; bir
yaklaşımı, bir tepkiyi dönüştürmenin, alışılmış yöntemleri bozmanın,
işaretlerin, seslerin mekanik tekrarlarının dışına çıkmanın
imkansızlığına dikkat edin. Bir inancı dönüştürmenin, bir duyguyu
değiştirmenin ne anlama gelebileceğini bir düşünün...
Kendi içinizde
yeni bir fikir yakalamanın, onu kabullenmenin...gözle görünmeyenin içine
dalmanın, özgün bir şeyler tasarlamanın, görünürde olanaksız olan
birşeyler düşlemenin...içinde yaşamaya sürüklendiğiniz bu pentagramın
dışında tek bir nota çalabilmenin imkansızlığını görün.
Tüm bu
saydıklarım karşısında bir dağı yerinden oynatmanın daha kolay olduğunu
anlayacaksınız. En küçüğü dahi olsa, yinelenen bir hareketi,
mekanikleşmiş bir tepkiyi değiştirmek ya da bir alışkanlığı kırmak için
gösterilen her kasıtlı çaba, tekdüzeliğimiz karşısında kazanılan bir
zafer, yaşamlarımızın sürekli tekrarlayan alışkanlıklarına ve
tekerrürlerine atılan bir çelmedir.
Yaşlanmanın, yaşamlarınızın giderek
esnekliğini kaybetme sürecinin çoktan başlamış olduğunu ve genç olsanız
dahi, yakın bir zamanda artık bu gidişatı tersine çeviremeyeceğinizi
anlayacaksınız. Zenginler ve aylaklar, politikacılar ve çalışanlar,
Nobel ödülü sahipleri ve sıradan insanlar, herkes kendi şarkısını
yanında taşır. Herkes kendi eseri olan roller hapishanesinde olumsuz
duygulardan oluşan bir baloncuğun içinde mühürlenmiş, kendi
alışkanlıkları içinde mumyalanmış bir tutukludur. İnsanoğlunun büyük bir
çoğunluğu, doğumla birlikte düzenlenen, çocukluk döneminde
ebeveynlerinden devraldıkları melodiyi kendi sıraları geldiğinde
aktarmaktan başka birşey yapamayan anne ve babalar tarafından yeniden
onaylanan, ve hipnotik bir müziğin kötü müzisyenler, sıkıcı öğretmenler,
felaket tellalları tarafından öğretildiği okul ve üniversitelerde
pekiştirilen bir programa itaat eder. Bin yıl süresince bilgeliğin
gelenekleri, insanın kaçınılmaz olarak yöneldiği değişmezliğe ve
tekerrüre ters düşmek amacıyla her türlü 'hile'yi tasarlayarak
etraflarına yaydılar.
Günde beş kez Mekke yönünde namaza durmak, İslami
ay takviminin dokuzuncu ayı olan Ramazan boyunca sürdürülen oruç
geleneği; aslında her dini geleneğin mevcut tüm ritüelleri,
mekanikleşmiş davranışları tökezletmeye yarayan araçlar olarak
nitelendirilebilirler. Bu geleneklerin görevi gündelik yaşam kalıplarını
kesintiye uğratıp insanları, kökleşmiş alışkanlıklarının
tekdüzeliğinden saptırmaya zorlayarak insan zekasını ve onun saklı
kalmış anlayışını beslemektir.
Düşünüzü genişletin
Varoluşun pentagramlarını kolaylıkla aşan, yaratan, ve ezgilerini uçsuz bucaksız diyarlardan, yükseklerden yakalayan muazzam müzisyenler, vizyon sahibi bireyler vardır... ama aynı zamanda kendi hüzünlü, titrek hayatlarına teslim olmuş bir insanlık yığını da mevcuttur...onların ki, çocukluklarından itibaren öğrendikleri ve sonrasında hiç değiştirmedikleri birkaç nota ile sadece tek parmak çaldıkları kendi hüzünlü, sızlayan ezgilerdir.
Eğer merak edip kendi hareketlerimize en
ufak bir ilgi göstermiş olsaydık, yaşamlarımızın ne kadar mekanik ve
yinelenen bir gidişata sahip olduğunu keşfetmiş olurduk. Her sabah hiç
değişmeyen eylemler silsilesine kati bir titizlikle girişiyoruz: aynı
ayağımızı atarak yataktan kalkıyor, yüzümüzü aynı taraftan tıraş etmeye
başlıyor, aynı sayıda hareketlerle ve aynı yönde dişlerimizi
fırçalıyoruz ve yüzümüzde her zaman aynı ifade var. Yerleşmiş sabit
alışkanlıklara sahibiz…kabul edilmiş fikirleri, alışmış olduğumuz aynı
mimikler, aynı sözler ve ses tonuyla ifade ediyoruz.
Duygularımız bile,
vücudumuzun şartlı refleksleri gibi öngörülebilir nitelikte. Sıradan bir
insanda irade gömülüdür. Davranışı, mekanik zekanın yansımalarıdır ve
psikoloji yerine etoloji ya da robotbilim kapsamında çalışılmaları daha
verimli sonuçlar doğurabilir. İnsan bu anlayışa bir kez vardığında,
hayatında tüm insanlığı hapseden bu dar banttan kaçmaktan, kendi
müziğinin tekdüzeliğinden ve yoksulluğundan kurtulmaktan başka bir amaç
edinemez. İnsanın kendi sınırlarına karşı durmasından ve kendi
melodisini yükseltmesinden daha yüce bir tasarı yada daha kutsal bir
savaş söz konusu olamaz. Adem ve Havva'nın Cennet Bahçesi'nden
kovulmaları, ilk günah ve cennetin kayboluşu geçmiş bir zamanda değil,
ancak insanoğlunun korku ve keder ezgisini her seslendirdiğinde ve onu
söylemeye devam ettiği her anda meydana geliyor.
Dünya böyle çünkü sen
böylesin. İnsan psikolojisinin karanlık bir deliğinden yükselen bu
cehennem vari ezgisi, insanlığın bin yıllık laneti olan yaşlanma
hastalanma ve ölme dahil gezegendeki her türlü çatışmanın, yoksulluğun,
suçluluğun, ahlaki ve bedensel her çeşit hastalığın sebebidir. Kendi
gerçeğinizi değiştirmek istiyorsanız, bestelediğiniz müziği değiştirin
ve kendinizi 'düşünüzün' genişletilmesine adayın. Düş varolan en gerçek
şeydir. Gerçeği yaratan düştür.
Ve bizleri, Oluş'un bu sımsıkı
mahkumiyetinden, bedenlerimizin ızdırabı haline gelen kendi ezgimizin
tekdüzeliğinden, korku dolu hislerimizden ve şüpheli zihnimizden
kurtaracak olan ancak düştür. Oluşumuz bir gün, sadece kendimizin değil,
başkalarının da bestelediği nağmeleri, onların çıkardığı sesleri,
oktavlarının derinlik ve yüksekliğini, notalarının rengini, tınısını ve
ritmini duyabilecek enginliğe ulaşacak. Bu gerçeğin sorumluluğuna göğüs
gerebildiğimiz vakit olumsuz duygulara sahip olanların bedenlerinden,
felaket, keder, şüphe ve korku şarkılarının yükseldiğini
anlayabileceğiz.
Tüm dünya sizin zihninizde yaşar, tıpkı çaldığınız
müzik, dinlediğiniz şarkı gibi. Ve kaderiniz, bir uzun çaların yivleri
gibi kaydedilir.
Tüm dünya zihninizde yaşar
Kendinizi inceler ve gözlemlerseniz kendiniz hakkında daha çok bilgiye sahip olur ve gün geçtikçe temel esaslarını hareket ettirerek, düzenleyerek ve oluşturarak düşünüzün boyutlarını genişletebilirsiniz. 'Düş'ün yaşamdaki rollerimiz yanılsamasından daha gerçek olduğunun her geçen gün daha çok farkına varırsınız. Düşleyerek ilişkiler oluşturur, sorunları çözer, geçit vermeyen dünyalara adım atarsınız. Görünmez olanın içine dalmayı öğrenirsiniz. Gerçeklik sonradan oluşarak, düşümüzün boyutunu ve şeklini alır. Kendimizi bilmek demek, insanın, başına gelen olayların yegane sorumlusu olarak evrende tek başına bulunduğunun bilincinde olmaktır.
Düşlemeye cüret edin. Zihninizde bir
birey olmaya ve ele geçirilmesi mümkün olan her şeyi ele geçirmeye
cesaretiniz olsun.
19 Eylül 2012 Çarşamba
Bu hikaye size neyi düşündürüyor?
Bir adam, evinin civarındaki ıssız sokakta yürürken, bir gaz lambası bulur, temizlemeye çalışırken lambadan cin çıkıverir.
Cin, dev gibi kaslarını esnettikten sonra, bu kadar küçük bir alanda yüzyıllardır sıkışıp kalmış olmaktan kurtulmanın verdiği minnettarlık hali ile şaşkınlıktan donakalmış adamdan bir dilekte bulunmasını ister.
Adam, hiçbir sınırlama olmadan en büyük isteğini dileyebileceğinden tekrar emin olmak için “Gerçekten her şeyi isteyebilir miyim?” diye sorar. “Her şeyi” der cin; adamın şaşkınlığı ile eğlenerek ve gülümseyerek.
Çok büyük bir şey istemiş olduğunu düşünen adam çekingen bir tavırla “Bu civarda bir daire istiyorum” der.
Cin, ona kendisini kısıtlanmış hissetmemesini ve isteyebileceklerinde bir sınır olmadığını sabırlı bir şekilde izah eder. “İki daire” der, bu sefer daha kararlı bir ses tonuyla.
Adamın saçmalamasından yavaş yavaş yorulmaya başlayan cin, daha açık olmaya karar verir: “Benim için hiçbir şey imkânsız değil. İstediğin her şeyi benden dileyebilirsin, hayalini bile kuramayacağın düşlerin dâhil.”
Bu sefer adamın gözlerinde şimşek çakar ve o anda önünde bulunan bu uçsuz bucaksız gücü nihayet anlar; yüzünde kocaman bir gülümseme ile dileğini söyler:
“O zaman en çok istediğim şey...” son bir tereddüt ile, “bir apartmanım olması.”
29 Ağustos 2012 Çarşamba
8 Ağustos 2012 Çarşamba
Ne bileyim ne bileyim
Ne güzel bir şarkı.
Yapmak isteyip de yapmadıklarımız için.
Unuttuğumuz, üzerine düşünmeye bile inanmadığımız hayallerimiz için.
BEN BURAYA ÇIPLAK GELDİM
Bazı sabahlar uyandım, kayıp haldeyim
Sanırsın gölgeyim, ayaktayken yerdeyim
Ne bileyim, ne bileyim
Herkes işinde, binbir dilek peşinde
Ben mi tövbeliyim, tövbe tövbeliyim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Bazen ne yapsam 1-1 berabereyim
Sorsalar ben neyim, ne mağlup ne galibim
Ne bileyim, ne bileyim
Hep aynı soru hem zor hem de doğru
Geçerken günlerim nerde cesaretim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Yok, yok, yok pes etmem yok
Yok utanmam yok
http://www.youtube.com/watch?v=3mUhwu6WpGM
Pin It
Yapmak isteyip de yapmadıklarımız için.
Unuttuğumuz, üzerine düşünmeye bile inanmadığımız hayallerimiz için.
BEN BURAYA ÇIPLAK GELDİM
Bazı sabahlar uyandım, kayıp haldeyim
Sanırsın gölgeyim, ayaktayken yerdeyim
Ne bileyim, ne bileyim
Herkes işinde, binbir dilek peşinde
Ben mi tövbeliyim, tövbe tövbeliyim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Bazen ne yapsam 1-1 berabereyim
Sorsalar ben neyim, ne mağlup ne galibim
Ne bileyim, ne bileyim
Hep aynı soru hem zor hem de doğru
Geçerken günlerim nerde cesaretim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Yok, yok, yok pes etmem yok
Yok utanmam yok
http://www.youtube.com/watch?v=3mUhwu6WpGM
2 Ağustos 2012 Perşembe
A moment..
Ne zaman bir deniz atı görsem aklıma düşersin. O ilk ve sondu. Sonrası hep onda seni çağırmaktı. Bu iyi mi kötü mü, ikisi de değil.
Çocukça sevinçlerin olduğu her yer gibi zihnimin o köşesi de ışıldıyor aslında.
Çok güzel birşeyin istenmeden ellerinden kayıp gitmesinin insanın içinde yarattığı hüzün nasıl bir şeye dönüştüyse, işte o ışıldıyor aslında.
Bazı şeylerin zaman ve mekanı yok ki.
Zihnimin içindeki her anıyı istediğim an - an'a çekebilirim.
Çekmem için minik bir vesile yetiyor,
küçük bir deniz atı gibi..
Bir ömür belki yalnızca birkaç an kadar..
Pin It
Çocukça sevinçlerin olduğu her yer gibi zihnimin o köşesi de ışıldıyor aslında.
Çok güzel birşeyin istenmeden ellerinden kayıp gitmesinin insanın içinde yarattığı hüzün nasıl bir şeye dönüştüyse, işte o ışıldıyor aslında.
Bazı şeylerin zaman ve mekanı yok ki.
Zihnimin içindeki her anıyı istediğim an - an'a çekebilirim.
Çekmem için minik bir vesile yetiyor,
küçük bir deniz atı gibi..
Bir ömür belki yalnızca birkaç an kadar..
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Bisiklet Turları..
Her çocuk gibi benim de küçükken bir bisikletim olmamıştı. Okan'ın varmış. Herkes ilk bisikletinin markasını, rengini falan hiç unutmaz ya, ben de yok öyle bişey.
Çok geç öğrendiğim ve de devam ettirmediğim bir şeydi, şimdi Can'ın keyifle kullanmaya başladığını görünce çok mutlu oldum.
Tabi hemen düşmek olayına kafayı taktım.
İlk birkaç turdan sonra zihnimde jeton düştü gibi oldu. Aman düşmesin diye bir şeyler söyledim söyledim sonra durdum yeter nihan dedim kendi kendime. Çünkü o kadar açık ki çocuğun bisikletten defalarca düşeceği, dizlerinin yara bere içinde kalacağı vs.vs.
Sonraaa jeton düştü.. Bu çocuk düşmek zorunda! dedim kendi kendime. Evet düşmek zorunda... Düşmesi gerekiyor...
Küçükken düşmezse büyüdüğünde buna hiç cesaret edemeyecek. Aynı benim gibi..
Oysa küçükken düştüğünde - hem düşmenin önemsiz olduğunu yaşayacak - hem bir yeri kanayınca bunun geçeceğini görecek - hem de bu aleti daha iyi kullanmaya başladığını görecek - yani bu küçük olay aslında bütün hayatında model alacağı çok sağlıklı bir alışkanlık yaratacak onda... ve bunu küçükken yaşaması gerekiyor... hatta eğer çok temkinliyse benim onun düşmesi için birşeyler yapmam gerekiyor!!!!
Afterin Nihan yine aştın kendini!..
29 Haziran 2012 Cuma
Akışa Bırakabilmek ne demektir sizce?
Bu ifadeyi sık sık kullanırım.
Ama yanlış anlaşmaya sebebiyet verebileceğini hiç düşünmemiştim. Son
zamanlarda anlıyorum evet benim kastettiğim manada algılanmıyormuş
bazen…
Dolayısıyla neyi kastediyorum anlatmak istiyorum.
Zira ruhçuluk ve ruhsal bakış açısını da kısmen aktarmış olacağım bu şekilde, memnuniyetim bu..
Bir şeyi akışa bırakmak, ne geleceğini bilmesen bile o gelecek şeyin senin için en hayırlısı olduğunu bilmekle olur.
İnanmak demiyorum, bilmek diyorum.
Çocuk yetiştirirken de aynı mesele aslında:
bazı anneler -ki hiç doğru bulmuyorum- çocuğun başında bıdı bıdı bebekliğinden itibaren bir eğitme peşinde, bir şekillendirme peşinde çocuğun üzerinde çalışır dururlar. Onlara göre annelik budur. Çocuğu kendi kafasındaki doğru insan modeline girmesi için beynini yıkamak. Çünkü o çocuk bomboştur ve doldurulması gerekir, doğru değerlerle doldurulması için beynini sürekli konuşarak yıkamak gerekir. Bu anneler hiçbir şeyi akışa bırakmayan annelerdir. Akışa bırakmak “saldım çayıra mevlam kayıra” demektir onlar için… Ancak sorumsuz anneler bunu yaparlar onlara göre. … Gerçekten samimidirler. Beyin yıkamak diyorum fakat bu bana göre öyle tabii. Bu anneler daha ötesi hakkında bir düşünüşe sahip olmadıkları için ellerinden gelen en iyi anne olma yöntemini uygularlar çaresiz..
Gerçek manada “akışa bırakabilmek”, “saldım çayıra mevlam kayıra” kavramıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir kavramdır.
Oradaki “mevlam kayıra” kısmında kişi kendindeki gücü yadsımış ve çocuğunu koruma görevini yukarıya devretmiştir.
Bazılarına göre akışa bırakmak kadere boyun eğmek gibi bir manaya da gelebilir, burada da insanın kendisinin müdahale edemediği bir kaderinin olduğu ve kendisi ne yaparsa yapsın bu kaderi yaşayacağı manası çıkar. Ki bence kesinlikle doğru bir yol değildir. Kadercilik insanı çaba sarfetmekten alıkoyan bir felsefe. Herşey benim için önceden belliyse ben niçin hareket edeyim ki? Zaten üstün bir güç beni yönetiyor yönlendiriyor, bir robot gibi yaşıyorum” diyor insan..? gerçekten bu böyle mi ?
Bir grup insan da bunun tam tersi şekilde yaşamakta, onlar da hayattaki her şeyi kontrol edebilmek için deli gibi çaba sarfetmekte, karşılarına çıkacak olan olayları önceden bilmek için tüm hayatı programlamaktalar. Bu kişiler sürprizlerle karşılaştıklarında anksiyete veya depresyona giriyorlar çünkü kendilerini o anda çok güvensiz hissediyorlar sanırım. Bunlar da kendilerinin göremediği somut olmayan hiçbir güce inanmıyorlar, kendi varlıklarının göremedikleri taraflarını bile reddediyorlar..
İşte yine karşımıza iki kutup çıktı.. İki taraf da ne kadar uçlardaysa kendilerini ortaya -dengeye- getirecek olaylarla karşılaşıyorlar. Dengeyi koruyabildiğimiz noktalarda daha huzurlu bir ruh haline kavuşuluyor.
Aslında ben akışa bırakma’nın manasıyla ilgili konuşmak istiyordum, laf nereye geldi..
Aslında içi o kadar dolu bir kavram ki.. nereden alsanız bir dünya düşünce geliyor aklıma..
Sezgileri ön planda tutarak yaşamakla ilgili bir örnek vereceğim. Geçen sene Tamer Dövücü’nün ODM kursuna gitmiştim. Ta 2004 yılında gittiğim NLP kurslarından sonra onu ilk görüşümdü bu. Aradan yıllar geçmişti ve tabiki öncekiyle şimdikini kıyaslama hali oldu. Bu sefer Tamer Dövücü’yü bir başka şekilde dinler buldum kendimi. 2004′teki kursta, anlattıklarını deli gibi not alıyor ve onu dinlerken aynı zamanda modellemeye çalışıyordum. Yani onu bir çeşit kopyalamaya çalışıyordum, yaptıklarını yapmaya çalıştım. Anlattıklarını ezberleyip uygulamaya çalıştım. Nasıl yaptığını bilmeye çalıştım. Çaba sarfettim. Çok çaba sarfettim. Kendimi değiştirmeye kendi üzerimde çalışmaya çok çaba sarfettim.
Geçen sene ise, ilk derste onu izlerken, onda ne değişmiş diye bakarken, anlattıklarına karşı daha farklı durduğumu farkettim. Bunu diğer insanların söyleyip sordukları bana farkettirdi aslında. İnsanlar onun gibi olabilmek için soru soruyordu. Onun bildiklerini bilmek için soru soruyordu. Bu bana o anda o kadar anlamsız geldi ki… Bense onu birşeyi anlatırken veya bir uygulama yaptırırken taa içinde ona bunu yaptıran mekanizmayı çözmeye çalışırken bulmuştum kendimi. O bunu sezgileriyle yapıyordu bunu keşfetmiştim.. Bu sezgileri algılamaya çalıştım. Bu çok farklı bir öğrenme şekliydi benim için. Taa içerdeki o şeyi hissettim. Dışarı çıkarmış halini kopyalamaya çalışmadım. Ona o bilgiyi verdiren o davranışı yaptıran ta içerdeki asıl hali algılamaya çalıştım. O anda o bir yöntemi uygulamıyor veya bir bilgiyi uygulamıyordu, o kendi oluyordu, yani taa içindeki bir şeyi harekete geçiriyor ve yalnızca biliyordu.
Ben bu kursta kendimi ve öğrenmeyi daha çok akışa bırakabilmiştim…
Bu, bana bilgiyi en öz halinde hissedebilme şansı verdi. Şekile değil öze odaklanmamı sağladı.
İnsan denen varlıkların hiçbirisinin zerre kadar hareketinin tesadüf olmadığını bilirsin. İnsan denen varlıkların yaşadıkları her anın bir amacı olduğunu bilirsin. Her anın her sanisenin..
Akışa bırakmak, olmuş olan şeyler hakkında kızgınlık duymamaktır. Ne kendi yaptıklarımız için ne de başkalarının yaptıkları için. Olup bitmiş herhangi bir şey için duygusal olarak kendini yormamaktır. O şekilde olduysa bu biz onu o şekilde istediğimiz için olmuştur diyebilmektir. İhtiyacımız buymuş diyebilmektir. AMA bu kesinlikle yaşanmamış olayları sanki yaşanmış gibi kabullenmek anlamına GELMEZ. Şu andan sonrasını her an kendinin şekillendirdiğini bilmektir.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Zihinsel ve Bedensel İyileşme NASIL OLUR?
Zihinsel ve Bedensel İyileşmenin Şaşırtıcı Yolu
Dr. Ercan Zeydan ERİŞ
Modern tıbbın, mucizevi olanaklarını insanlara sürekli yeni belgelerle sergilediği bu dönemde, bilimsel tıbbın yöntemlerinden çok, Doğal Tedavi Bilgilerine ve Homeopatik Tedavilere güvenenlerin sayısı hızla artmaktadır. Thorwald Dethlefsen ‘’ Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur’’ kitabında bunun altını çizerken, hastalığı, insanın çözülmemiş problemlerinin bir kanıtı olarak görmekte ve hastalığın felsefesini anlatmaktadır.
Hasta ve Sağlıklı Olan Bedenin Kendisi midir?
Tıp, bugüne kadar hep etkili ve işlevsel olmaya odaklanmıştır. Oysa çözüm işlevsel değişikliklerde değildir. Tıbbı eleştirenler ve alternatif tıbbı savunanlar da hala bütün enerjilerini sadece yöntemlerde yapılabilecek değişikliklere harcamakta, hastalığı engellemeyi denemekte ve bu şekilde sağlıklı yaşama kavuşmaktan söz etmektedirler.
Felsefeleri tıp ile aynıdır, sadece yöntemleri daha doğaldır. Homeopati bu konuda bir istisnadır. Hastalık ve belirtilerini tanımlayabilmek için şekil ve içerik kavramları üzerinde durmak gerekir. Şekil görülebilen, içerik görülemeyendir. İçerik kendini şekilde ifade eder ve böylece şekil anlam kazanır. İnsana baktığımızda bilinç içeriktir ve beden de şekil; dolayısıyla bilinç ve bilinçteki tüm değişimlerin gerçekleşme alanı bedendir. Bugün kullanıldığı gibi, hastalığı bedenin bir bölümü ile ilişkilendirmek doğru değildir. Çünkü hasta veya sağlıklı olan bedenin kendisi değildir; beden, sadece bilincin kendisine gönderdiği birtakım bilgileri ifade etmeye yarar. Ölü bir insana baktığımızda, bedenin kendiliğinden hiçbir şey yapmadığını görmek mümkündür. Canlı bir beden, tüm yaşamsal işlevlerini, bilinç(ruh) ve yaşam (can- Homeopati’de yaşam enerjisi olarak geçer) denilen, maddesel olmayan iki kavrama borçludur. Sağlık farklı bedensel işlevlerin bir arada, belli bir uyum içinde yürümesi demektir. Uyum bozulursa hastalık oluşur.
Bilincimizde bilgi boyutunda oluşan uyumsuzluk, bedende kendini hastalık belirtileri olarak gösterir. Bu nedenle bedenin hasta olduğunu söylemek doğru değildir. Bedenimiz bilinç olmadan yaşayamayacağı gibi, bilinç olmadan hasta da olmaz. Bu nedenle somatik, psikosomatik yani sadece bedensel veya sadece ruhsal hastalık ayırımları doğru değildir. Bedensel/ruhsal ayırım belirtilerin çıktığı alanı tanımlamak için kullanılabilir ancak bu ayırımın hastalığın önlenmesinde hiçbir katkısı yoktur.
Aslında Birer Uyarı Lambası Olan Hastalık Belirtilerinin Dilinden Anlıyor muyuz?
Bedende ortaya çıkan bir belirtinin amacı ilgimizi, dikkatimizi, enerjimizi o noktaya çekmek ve soru sormamızı sağlamaktır. Her belirti bizi, istediklerimize ve istemediklerimize dikkat etmeye zorlar. Belirtiler, arabamızdaki uyarı lambaları gibidir. Belirtiler görünür olmayan bir sürecin, görülebilir ifadesidir. Belirtilerin amacı, sinyal vererek o ana dek gittiğimiz yolda bizi durdurarak, bir şeylerin yolunda gitmediğini göstererek sorular sormamızı sağlamaktır.
Özetle, hastalık, kişinin bilincinde bir şeyin yolunda gitmediğini, dolayısıyla uyumun kaybolduğunu işaret eden bir durumdur. Bu iç dengenin kaybedilmesi kendini bedende bir hastalık belirtisi olarak gösterir. Yaşamın akışını böler ve bizi belirtiye dikkat göstermeye zorlar. Hastalık ve belirtileri arasındaki farkı anlayan bir insanın, hastalığa karşı tutumu ve hastalıkla olan ilişkisi birdenbire değişir. Artık, kişi, belirtileri savaşması gereken bir düşman olarak görmez; belirtilerde, kendinde eksik olanı bulmasına ve gerçek hastalığını görüp atlatmasına yardımcı olabilecek bir dostu keşfeder. Belirtilerin tek bir amacı vardır: Kendimizi iyileştirmemizi sağlamak. Bunun için de belirtilerin dilinden anlamamız şarttır. İşte bu kitabın esas amacı, çok eski zamanlardan beri var olan bu dili yeniden öğrenmemizdir.
Yaşamın Olağanüstü Dengesi
Bir kutup zıt kutpunun var oluşu sayesinde yaşar. Nasıl ki nefes almak ancak nefes vermekle mümkün, iyi de ancak kötü varsa, sağlık da ancak hastalık varsa var olabilir. Hepimiz kutuplaşmış bir bilince sahibiz. Bu bilinç sayesinde dünyamız bize kutupsal görünür. Aslında kutupsal olanın dünyamız değil, dünyayı algılamamızı sağlayan bilincimiz olduğunu anlamak önemlidir. Kutuplaşmanın arkasında ‘’birlik’’ vardır. Birlik kutuplaşmanın kutuplaşmasıdır. Birliği sözle ifade etmek veya düşünceyle analiz etmek mümkün değildir. Birlik, içinde zıt kutupların henüz ayrışmamış halde var olduğu ‘’bir’’dir. Zamansız, mekansız, sınırsızdır. Bölünmüş bilincimizle baktığımızda birlik ‘’hiçlik’’ gibi görünür.
Kutuplaşmış bilincimizle her şeyi zıt kutuplara ayırırız. Burada önemli olan nokta bir kutbu yok edersek, diğerinin de yok olacağı gerçeğidir. Örneğin, nefes alma, zıt kutbu nefes verme olmaksızın varlığını sürdüremez. İki zıt kutbun birbirine tamamen bağımlı olması, her kutuplaşmanın arkasında bir birlik olduğunu gösterir. Ancak insan, bilinciyle kutupları eşzamanlı göremediği için, bu birliği tanıyamaz ve algılayamaz. Her gerçekliği iki ayrı kutba ayrıştırmak ve bunları arka arkaya, sırayla seyretmek zorunda kalırız.
Kutuplaşma, sadece yüzeysel bakanlara, karşılıklı birbirini dışlayan zıtlıklar olarak görünür. Daha yakından bakabilenler ise, kutupların birlikte bir bütün oluşturduğunu ve varlıklarının birbirine bağımlı olduğunu görürler. Kutuplaşma, bir tarafında giriş, diğer tarafında çıkış yazısı asılı bir kapı gibidir. Tek ve aynı kapı. Kapıya hangi taraftan yaklaşırsak, o taraftaki görüntüsünü fark ederiz. İşte ‘’birliği farklı görüntülere ayırıp, sonra ancak sırayla bunları gözlemleyebildiğimiz’’ gerçeğinden ZAMAN ortaya çıkar. Kutuplaşmanın arkasında birlik, zamanın arkasında da sonsuzluk vardır. Metafizik anlamda sonsuzluk zamansızlık demektir ( Uzun ve hiç bitmeyen bir zaman süreci değil).
Bilincimizin kutuplaşması bize sürekli olarak iki farklı davranış seçeneği sunar ve karar vermeye zorlar. Doğru ve akıllıca kararlar vermek için kendi değerlendirme ölçülerimizi oluştururuz. Neyin iyi neyin doğru olduğuna dair herkesin ölçüsünün aynı olmaması can sıkıcı noktadır. Milyonlarca doğru!! Milyonlarca iyi!! Bu açmazdan bizi çıkartacak olan nokta; dünya var olması gereken ve bu nedenle doğru ve iyi olanla, var olmaması gereken ve bu nedenle savaşılıp yok edilmesi zorunlu olan şeklinde ikiye bölünemez. Çözüm üçüncü bir noktadan bakmaktır. Bu noktadan bakıldığında tüm seçenekler, olasılıklar ve zıtlıklar aynı derecede iyi ve doğru, dolayısıyla aynı derecede kötü ve yanlıştır.
Hastalık ve iyileşme kavramı kutuplaşma ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Hastalık kutuplaşmadır, iyileşme kutuplaşmayı yenmektir. Daha önce söylendiği gibi, bir kutup zıt kutbunun var oluşu sayesinde yaşar ve tek başına var olması olanaksızdır. Nasıl ki nefes almak ancak nefes vermekle mümkün, iyi de ancak kötü varsa, sağlık da ancak hastalık varsa var olabilir. Buna rağmen insanlar daima tek kutba sahip olmak isterler ve buna zıt olan diğer kutupla savaşmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Bir kutbu dünyadan yok ederken onun zıt kutbunu korumanın olanaksız olduğunu anlamamız çok önemlidir. İnsan, sağlığını istemekte ama hastalıkla savaşmaktadır. Bir kutbu tek taraftan beslemeye çalışsak bile, onun karşı kutbu da eşit miktarda büyüyüp, gelişecektir. Modern tıpta sağlık uğruna hep daha fazla çaba harcanmakta, buna rağmen öbür tarafta hastalıklar da eşit miktarda artmaktadır. Hastalıklarla savaşmak ile hastalıkları dönüştürmek arasındaki fark burada yatar. İyileşme yendiğimiz bir hastalık belirtisi ile olmaz. İyileşme, kişinin tam ve bütünleşmiş bir hale dönüşmesidir. Birliğe yakınlaşma anlamına gelir. Birlik ise ancak zıt kutupların birleşmesiyle mümkündür. Kutuplaşmayı aşmak için beynimizi kullanırken, ‘’ya o ya da bu’’ yerine ‘’hem o hem de bu’’ kavramını oturtmalı, arka arkaya yerine yan yana görmeyi öğrenmeliyiz.
Karanlık Tarafımız, Gölge
‘’Ben’’ dediğimiz bir kimliktir ve bu kimlik bazı kararlar almak durumunda kalır. Karar, ‘’kabul edilen’’ ve ‘’ reddedilen’’ olarak iki kutup yaratır. Kabul edilen, kimlikle bütünleşen kutuptur ve davranışa dönüşür, bilinçle bütünleşir. Kimliğin dışında kalan, reddedilen diğer kutup gölgeye düşer. Olmayı istemediğimiz, içimizde bulmak istemediğimiz, yaşamak istemediğimiz her şey gölgemiz olur. Gölge, insanın kendinde görmediği veya görmek istemediği ve bu yüzden bilincimizin dışında kalan, reddedilmiş tüm gerçekliklerin toplamıdır. İyilik adına bu dünyadan kaldırılması gerektiğinden emin olduğumuz her şeyin toplamıdır. Ancak bilincimizin dışında kalan, reddedilmiş bu gerçekliklerimiz asla yok olmazlar. Her kutup gerçekleştiğinde zıt kutbunu ortaya çıkarmaya zorlar diyen tümleme kanununa göre, gölgenin bir kısmı bedenimize iner ve belirti olarak bedenlenir. Dikkatimizi oraya çeker. Bu da bizi, uzak durduğumuz gerçekliği yaşamaya ve gerçekleştirmeye zorlar. Belirti, bilincimizde eksik olanın bedensel olarak yoğunlaşmasıdır. Hastalık belirtileri, bastırılan gerçekleri görünür kılarak, insanları dürüst hale getirir.
İnsan, orta noktadan kenara doğru kaydıkça, hastalık insanı yeniden ortaya doğru sıkıştırır ve tüm tek yönlü yaklaşımları dengeler. Hastalık ve ölümün, varoluşun kaçınılmaz gerçek yol arkadaşları olduğunu fark etmeye cesaret edebilenler, onların içlerindeki yardımsever ve bilge dostlar olduğunu keşfederler. Hastalık belirtileri varlıklarıyla bizde gerçekten neyin eksik olduğunu, nelerin hakkını vermediğimizi, neyin gölgede kalıp kendini gerçekleştirmek istediğini ve bizim nerede tek taraflı hale geldiğimizi gösterirler.
...
Çok çok yerinde ve etkili bir yazı yazmış Zeydan hanım. Aynı zamanda spritüel anlayışın sağlık konusuna bakışını da aktarmış oluyor. Birlik bütünlük nedir, ne demektir, bir olmak ne demektir, daha da hissediyor, tüm hayatın ilke ve işleyişinin sezgilerini alıyor insan...
Hayatımın şu son birkaç senelik döneminde tam olarak hissettiğim ve gördüğüm gerçekliği tarif etmiş resmen..
www.dynamiskisiselgelisim.com
20 Haziran 2012 Çarşamba
Beğendiğim ürünlerden ZUİİ ...
Dünyada ilk “Flora Make-up” kavramını yaratan, Avustralya’nın dünyaca ünlü
sertifikalı organik kozmetik markası “Zuii Organic” artık Türkiye'de. Zuii
makyaj ürünlerini diğer kozmetiklerden ayıran en önemli özellik, mineral
içerikli olmamaları ve sadece bitki yaprakları ve özleri (flora) ile üretilmiş
olmalarıdır.
Zuii’nin bir başka önemli özelliği de tüm makyaj ürünlerinin cildi
nemlendirmesi, beslemesi ve korumasıdır. Çok katı standartlar uygulayan USDA
Organik sertifikasını kazanma başarısını gösteren Zuii’nin bütün kozmetik
ürünleri sertifikalı organik olduğu için sentetik, yapay, petrokimyasal
hammaddeler içermez. Güzelliği tehdit etmeyen içerikleri sayesinde makyaj
yaparken cilt sağlığı da korunmuş olur.
Sertifikalı organik gül, papatya,
yasemin gibi bitkilerin yaprakları ile hazırlanan Zuii ürünleri cilt
gözeneklerini tıkamaz ve cildin hava almasını sağlar. Bitki esansiyel
yağlarıyla zenginleştirilmiş bu ürünler çok güzel kokulara sahiptir.
Tüm
dünyadaki sloganı “Yüzünüze Çiçekleri Giyin!” olan Zuii’nin allıkları, fondöten
ve farları sadece çiçek yapraklarından üretiliyor. Bu hammaddeler Saru Organik
mağazalarında tüplerin içinde teşhir edilmektedir. Tüm Zuii ürünleri; hayvanlar
üzerinde test edilmemiştir, parabenler içermez, petrokimyasal hammaddeler
içermez, pudra (Talc) içermez, GDO içermez, koruyucu maddeler içermez.
Zuii
sadece tabiatın bize sundukları ile formülasyon oluşturmayı ilke edinmiştir.
Sertifikalı organik bitkiler cilt sağlığınızı korumak, beslemek, nemlendirmek
ve cildinizin nemini korumak amacı ile bir araya getirildi. Esansiyel yağlar,
vitaminler ve tabiatın bize sunduğu bitki örtüsünün (flora) faydalarını
yüzünüze taşıyor, bunu yaparken aynı zamanda çevreyi de korumuş oluyorlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






