29 Ağustos 2012 Çarşamba
8 Ağustos 2012 Çarşamba
Ne bileyim ne bileyim
Ne güzel bir şarkı.
Yapmak isteyip de yapmadıklarımız için.
Unuttuğumuz, üzerine düşünmeye bile inanmadığımız hayallerimiz için.
BEN BURAYA ÇIPLAK GELDİM
Bazı sabahlar uyandım, kayıp haldeyim
Sanırsın gölgeyim, ayaktayken yerdeyim
Ne bileyim, ne bileyim
Herkes işinde, binbir dilek peşinde
Ben mi tövbeliyim, tövbe tövbeliyim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Bazen ne yapsam 1-1 berabereyim
Sorsalar ben neyim, ne mağlup ne galibim
Ne bileyim, ne bileyim
Hep aynı soru hem zor hem de doğru
Geçerken günlerim nerde cesaretim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Yok, yok, yok pes etmem yok
Yok utanmam yok
http://www.youtube.com/watch?v=3mUhwu6WpGM
Pin It
Yapmak isteyip de yapmadıklarımız için.
Unuttuğumuz, üzerine düşünmeye bile inanmadığımız hayallerimiz için.
BEN BURAYA ÇIPLAK GELDİM
Bazı sabahlar uyandım, kayıp haldeyim
Sanırsın gölgeyim, ayaktayken yerdeyim
Ne bileyim, ne bileyim
Herkes işinde, binbir dilek peşinde
Ben mi tövbeliyim, tövbe tövbeliyim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Bazen ne yapsam 1-1 berabereyim
Sorsalar ben neyim, ne mağlup ne galibim
Ne bileyim, ne bileyim
Hep aynı soru hem zor hem de doğru
Geçerken günlerim nerde cesaretim
Ne bileyim, ne bileyim
Nefes aldım, nefes verdim
Burdayım, pes etmem yok
Ben buraya çıplak geldim
Heyhat! utanmam yok, utanmam yok
Yok, yok, yok pes etmem yok
Yok utanmam yok
http://www.youtube.com/watch?v=3mUhwu6WpGM
2 Ağustos 2012 Perşembe
A moment..
Ne zaman bir deniz atı görsem aklıma düşersin. O ilk ve sondu. Sonrası hep onda seni çağırmaktı. Bu iyi mi kötü mü, ikisi de değil.
Çocukça sevinçlerin olduğu her yer gibi zihnimin o köşesi de ışıldıyor aslında.
Çok güzel birşeyin istenmeden ellerinden kayıp gitmesinin insanın içinde yarattığı hüzün nasıl bir şeye dönüştüyse, işte o ışıldıyor aslında.
Bazı şeylerin zaman ve mekanı yok ki.
Zihnimin içindeki her anıyı istediğim an - an'a çekebilirim.
Çekmem için minik bir vesile yetiyor,
küçük bir deniz atı gibi..
Bir ömür belki yalnızca birkaç an kadar..
Pin It
Çocukça sevinçlerin olduğu her yer gibi zihnimin o köşesi de ışıldıyor aslında.
Çok güzel birşeyin istenmeden ellerinden kayıp gitmesinin insanın içinde yarattığı hüzün nasıl bir şeye dönüştüyse, işte o ışıldıyor aslında.
Bazı şeylerin zaman ve mekanı yok ki.
Zihnimin içindeki her anıyı istediğim an - an'a çekebilirim.
Çekmem için minik bir vesile yetiyor,
küçük bir deniz atı gibi..
Bir ömür belki yalnızca birkaç an kadar..
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Bisiklet Turları..
Her çocuk gibi benim de küçükken bir bisikletim olmamıştı. Okan'ın varmış. Herkes ilk bisikletinin markasını, rengini falan hiç unutmaz ya, ben de yok öyle bişey.
Çok geç öğrendiğim ve de devam ettirmediğim bir şeydi, şimdi Can'ın keyifle kullanmaya başladığını görünce çok mutlu oldum.
Tabi hemen düşmek olayına kafayı taktım.
İlk birkaç turdan sonra zihnimde jeton düştü gibi oldu. Aman düşmesin diye bir şeyler söyledim söyledim sonra durdum yeter nihan dedim kendi kendime. Çünkü o kadar açık ki çocuğun bisikletten defalarca düşeceği, dizlerinin yara bere içinde kalacağı vs.vs.
Sonraaa jeton düştü.. Bu çocuk düşmek zorunda! dedim kendi kendime. Evet düşmek zorunda... Düşmesi gerekiyor...
Küçükken düşmezse büyüdüğünde buna hiç cesaret edemeyecek. Aynı benim gibi..
Oysa küçükken düştüğünde - hem düşmenin önemsiz olduğunu yaşayacak - hem bir yeri kanayınca bunun geçeceğini görecek - hem de bu aleti daha iyi kullanmaya başladığını görecek - yani bu küçük olay aslında bütün hayatında model alacağı çok sağlıklı bir alışkanlık yaratacak onda... ve bunu küçükken yaşaması gerekiyor... hatta eğer çok temkinliyse benim onun düşmesi için birşeyler yapmam gerekiyor!!!!
Afterin Nihan yine aştın kendini!..
29 Haziran 2012 Cuma
Akışa Bırakabilmek ne demektir sizce?
Bu ifadeyi sık sık kullanırım.
Ama yanlış anlaşmaya sebebiyet verebileceğini hiç düşünmemiştim. Son
zamanlarda anlıyorum evet benim kastettiğim manada algılanmıyormuş
bazen…
Dolayısıyla neyi kastediyorum anlatmak istiyorum.
Zira ruhçuluk ve ruhsal bakış açısını da kısmen aktarmış olacağım bu şekilde, memnuniyetim bu..
Bir şeyi akışa bırakmak, ne geleceğini bilmesen bile o gelecek şeyin senin için en hayırlısı olduğunu bilmekle olur.
İnanmak demiyorum, bilmek diyorum.
Çocuk yetiştirirken de aynı mesele aslında:
bazı anneler -ki hiç doğru bulmuyorum- çocuğun başında bıdı bıdı bebekliğinden itibaren bir eğitme peşinde, bir şekillendirme peşinde çocuğun üzerinde çalışır dururlar. Onlara göre annelik budur. Çocuğu kendi kafasındaki doğru insan modeline girmesi için beynini yıkamak. Çünkü o çocuk bomboştur ve doldurulması gerekir, doğru değerlerle doldurulması için beynini sürekli konuşarak yıkamak gerekir. Bu anneler hiçbir şeyi akışa bırakmayan annelerdir. Akışa bırakmak “saldım çayıra mevlam kayıra” demektir onlar için… Ancak sorumsuz anneler bunu yaparlar onlara göre. … Gerçekten samimidirler. Beyin yıkamak diyorum fakat bu bana göre öyle tabii. Bu anneler daha ötesi hakkında bir düşünüşe sahip olmadıkları için ellerinden gelen en iyi anne olma yöntemini uygularlar çaresiz..
Gerçek manada “akışa bırakabilmek”, “saldım çayıra mevlam kayıra” kavramıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir kavramdır.
Oradaki “mevlam kayıra” kısmında kişi kendindeki gücü yadsımış ve çocuğunu koruma görevini yukarıya devretmiştir.
Bazılarına göre akışa bırakmak kadere boyun eğmek gibi bir manaya da gelebilir, burada da insanın kendisinin müdahale edemediği bir kaderinin olduğu ve kendisi ne yaparsa yapsın bu kaderi yaşayacağı manası çıkar. Ki bence kesinlikle doğru bir yol değildir. Kadercilik insanı çaba sarfetmekten alıkoyan bir felsefe. Herşey benim için önceden belliyse ben niçin hareket edeyim ki? Zaten üstün bir güç beni yönetiyor yönlendiriyor, bir robot gibi yaşıyorum” diyor insan..? gerçekten bu böyle mi ?
Bir grup insan da bunun tam tersi şekilde yaşamakta, onlar da hayattaki her şeyi kontrol edebilmek için deli gibi çaba sarfetmekte, karşılarına çıkacak olan olayları önceden bilmek için tüm hayatı programlamaktalar. Bu kişiler sürprizlerle karşılaştıklarında anksiyete veya depresyona giriyorlar çünkü kendilerini o anda çok güvensiz hissediyorlar sanırım. Bunlar da kendilerinin göremediği somut olmayan hiçbir güce inanmıyorlar, kendi varlıklarının göremedikleri taraflarını bile reddediyorlar..
İşte yine karşımıza iki kutup çıktı.. İki taraf da ne kadar uçlardaysa kendilerini ortaya -dengeye- getirecek olaylarla karşılaşıyorlar. Dengeyi koruyabildiğimiz noktalarda daha huzurlu bir ruh haline kavuşuluyor.
Aslında ben akışa bırakma’nın manasıyla ilgili konuşmak istiyordum, laf nereye geldi..
Aslında içi o kadar dolu bir kavram ki.. nereden alsanız bir dünya düşünce geliyor aklıma..
Sezgileri ön planda tutarak yaşamakla ilgili bir örnek vereceğim. Geçen sene Tamer Dövücü’nün ODM kursuna gitmiştim. Ta 2004 yılında gittiğim NLP kurslarından sonra onu ilk görüşümdü bu. Aradan yıllar geçmişti ve tabiki öncekiyle şimdikini kıyaslama hali oldu. Bu sefer Tamer Dövücü’yü bir başka şekilde dinler buldum kendimi. 2004′teki kursta, anlattıklarını deli gibi not alıyor ve onu dinlerken aynı zamanda modellemeye çalışıyordum. Yani onu bir çeşit kopyalamaya çalışıyordum, yaptıklarını yapmaya çalıştım. Anlattıklarını ezberleyip uygulamaya çalıştım. Nasıl yaptığını bilmeye çalıştım. Çaba sarfettim. Çok çaba sarfettim. Kendimi değiştirmeye kendi üzerimde çalışmaya çok çaba sarfettim.
Geçen sene ise, ilk derste onu izlerken, onda ne değişmiş diye bakarken, anlattıklarına karşı daha farklı durduğumu farkettim. Bunu diğer insanların söyleyip sordukları bana farkettirdi aslında. İnsanlar onun gibi olabilmek için soru soruyordu. Onun bildiklerini bilmek için soru soruyordu. Bu bana o anda o kadar anlamsız geldi ki… Bense onu birşeyi anlatırken veya bir uygulama yaptırırken taa içinde ona bunu yaptıran mekanizmayı çözmeye çalışırken bulmuştum kendimi. O bunu sezgileriyle yapıyordu bunu keşfetmiştim.. Bu sezgileri algılamaya çalıştım. Bu çok farklı bir öğrenme şekliydi benim için. Taa içerdeki o şeyi hissettim. Dışarı çıkarmış halini kopyalamaya çalışmadım. Ona o bilgiyi verdiren o davranışı yaptıran ta içerdeki asıl hali algılamaya çalıştım. O anda o bir yöntemi uygulamıyor veya bir bilgiyi uygulamıyordu, o kendi oluyordu, yani taa içindeki bir şeyi harekete geçiriyor ve yalnızca biliyordu.
Ben bu kursta kendimi ve öğrenmeyi daha çok akışa bırakabilmiştim…
Bu, bana bilgiyi en öz halinde hissedebilme şansı verdi. Şekile değil öze odaklanmamı sağladı.
İnsan denen varlıkların hiçbirisinin zerre kadar hareketinin tesadüf olmadığını bilirsin. İnsan denen varlıkların yaşadıkları her anın bir amacı olduğunu bilirsin. Her anın her sanisenin..
Akışa bırakmak, olmuş olan şeyler hakkında kızgınlık duymamaktır. Ne kendi yaptıklarımız için ne de başkalarının yaptıkları için. Olup bitmiş herhangi bir şey için duygusal olarak kendini yormamaktır. O şekilde olduysa bu biz onu o şekilde istediğimiz için olmuştur diyebilmektir. İhtiyacımız buymuş diyebilmektir. AMA bu kesinlikle yaşanmamış olayları sanki yaşanmış gibi kabullenmek anlamına GELMEZ. Şu andan sonrasını her an kendinin şekillendirdiğini bilmektir.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Zihinsel ve Bedensel İyileşme NASIL OLUR?
Zihinsel ve Bedensel İyileşmenin Şaşırtıcı Yolu
Dr. Ercan Zeydan ERİŞ
Modern tıbbın, mucizevi olanaklarını insanlara sürekli yeni belgelerle sergilediği bu dönemde, bilimsel tıbbın yöntemlerinden çok, Doğal Tedavi Bilgilerine ve Homeopatik Tedavilere güvenenlerin sayısı hızla artmaktadır. Thorwald Dethlefsen ‘’ Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur’’ kitabında bunun altını çizerken, hastalığı, insanın çözülmemiş problemlerinin bir kanıtı olarak görmekte ve hastalığın felsefesini anlatmaktadır.
Hasta ve Sağlıklı Olan Bedenin Kendisi midir?
Tıp, bugüne kadar hep etkili ve işlevsel olmaya odaklanmıştır. Oysa çözüm işlevsel değişikliklerde değildir. Tıbbı eleştirenler ve alternatif tıbbı savunanlar da hala bütün enerjilerini sadece yöntemlerde yapılabilecek değişikliklere harcamakta, hastalığı engellemeyi denemekte ve bu şekilde sağlıklı yaşama kavuşmaktan söz etmektedirler.
Felsefeleri tıp ile aynıdır, sadece yöntemleri daha doğaldır. Homeopati bu konuda bir istisnadır. Hastalık ve belirtilerini tanımlayabilmek için şekil ve içerik kavramları üzerinde durmak gerekir. Şekil görülebilen, içerik görülemeyendir. İçerik kendini şekilde ifade eder ve böylece şekil anlam kazanır. İnsana baktığımızda bilinç içeriktir ve beden de şekil; dolayısıyla bilinç ve bilinçteki tüm değişimlerin gerçekleşme alanı bedendir. Bugün kullanıldığı gibi, hastalığı bedenin bir bölümü ile ilişkilendirmek doğru değildir. Çünkü hasta veya sağlıklı olan bedenin kendisi değildir; beden, sadece bilincin kendisine gönderdiği birtakım bilgileri ifade etmeye yarar. Ölü bir insana baktığımızda, bedenin kendiliğinden hiçbir şey yapmadığını görmek mümkündür. Canlı bir beden, tüm yaşamsal işlevlerini, bilinç(ruh) ve yaşam (can- Homeopati’de yaşam enerjisi olarak geçer) denilen, maddesel olmayan iki kavrama borçludur. Sağlık farklı bedensel işlevlerin bir arada, belli bir uyum içinde yürümesi demektir. Uyum bozulursa hastalık oluşur.
Bilincimizde bilgi boyutunda oluşan uyumsuzluk, bedende kendini hastalık belirtileri olarak gösterir. Bu nedenle bedenin hasta olduğunu söylemek doğru değildir. Bedenimiz bilinç olmadan yaşayamayacağı gibi, bilinç olmadan hasta da olmaz. Bu nedenle somatik, psikosomatik yani sadece bedensel veya sadece ruhsal hastalık ayırımları doğru değildir. Bedensel/ruhsal ayırım belirtilerin çıktığı alanı tanımlamak için kullanılabilir ancak bu ayırımın hastalığın önlenmesinde hiçbir katkısı yoktur.
Aslında Birer Uyarı Lambası Olan Hastalık Belirtilerinin Dilinden Anlıyor muyuz?
Bedende ortaya çıkan bir belirtinin amacı ilgimizi, dikkatimizi, enerjimizi o noktaya çekmek ve soru sormamızı sağlamaktır. Her belirti bizi, istediklerimize ve istemediklerimize dikkat etmeye zorlar. Belirtiler, arabamızdaki uyarı lambaları gibidir. Belirtiler görünür olmayan bir sürecin, görülebilir ifadesidir. Belirtilerin amacı, sinyal vererek o ana dek gittiğimiz yolda bizi durdurarak, bir şeylerin yolunda gitmediğini göstererek sorular sormamızı sağlamaktır.
Özetle, hastalık, kişinin bilincinde bir şeyin yolunda gitmediğini, dolayısıyla uyumun kaybolduğunu işaret eden bir durumdur. Bu iç dengenin kaybedilmesi kendini bedende bir hastalık belirtisi olarak gösterir. Yaşamın akışını böler ve bizi belirtiye dikkat göstermeye zorlar. Hastalık ve belirtileri arasındaki farkı anlayan bir insanın, hastalığa karşı tutumu ve hastalıkla olan ilişkisi birdenbire değişir. Artık, kişi, belirtileri savaşması gereken bir düşman olarak görmez; belirtilerde, kendinde eksik olanı bulmasına ve gerçek hastalığını görüp atlatmasına yardımcı olabilecek bir dostu keşfeder. Belirtilerin tek bir amacı vardır: Kendimizi iyileştirmemizi sağlamak. Bunun için de belirtilerin dilinden anlamamız şarttır. İşte bu kitabın esas amacı, çok eski zamanlardan beri var olan bu dili yeniden öğrenmemizdir.
Yaşamın Olağanüstü Dengesi
Bir kutup zıt kutpunun var oluşu sayesinde yaşar. Nasıl ki nefes almak ancak nefes vermekle mümkün, iyi de ancak kötü varsa, sağlık da ancak hastalık varsa var olabilir. Hepimiz kutuplaşmış bir bilince sahibiz. Bu bilinç sayesinde dünyamız bize kutupsal görünür. Aslında kutupsal olanın dünyamız değil, dünyayı algılamamızı sağlayan bilincimiz olduğunu anlamak önemlidir. Kutuplaşmanın arkasında ‘’birlik’’ vardır. Birlik kutuplaşmanın kutuplaşmasıdır. Birliği sözle ifade etmek veya düşünceyle analiz etmek mümkün değildir. Birlik, içinde zıt kutupların henüz ayrışmamış halde var olduğu ‘’bir’’dir. Zamansız, mekansız, sınırsızdır. Bölünmüş bilincimizle baktığımızda birlik ‘’hiçlik’’ gibi görünür.
Kutuplaşmış bilincimizle her şeyi zıt kutuplara ayırırız. Burada önemli olan nokta bir kutbu yok edersek, diğerinin de yok olacağı gerçeğidir. Örneğin, nefes alma, zıt kutbu nefes verme olmaksızın varlığını sürdüremez. İki zıt kutbun birbirine tamamen bağımlı olması, her kutuplaşmanın arkasında bir birlik olduğunu gösterir. Ancak insan, bilinciyle kutupları eşzamanlı göremediği için, bu birliği tanıyamaz ve algılayamaz. Her gerçekliği iki ayrı kutba ayrıştırmak ve bunları arka arkaya, sırayla seyretmek zorunda kalırız.
Kutuplaşma, sadece yüzeysel bakanlara, karşılıklı birbirini dışlayan zıtlıklar olarak görünür. Daha yakından bakabilenler ise, kutupların birlikte bir bütün oluşturduğunu ve varlıklarının birbirine bağımlı olduğunu görürler. Kutuplaşma, bir tarafında giriş, diğer tarafında çıkış yazısı asılı bir kapı gibidir. Tek ve aynı kapı. Kapıya hangi taraftan yaklaşırsak, o taraftaki görüntüsünü fark ederiz. İşte ‘’birliği farklı görüntülere ayırıp, sonra ancak sırayla bunları gözlemleyebildiğimiz’’ gerçeğinden ZAMAN ortaya çıkar. Kutuplaşmanın arkasında birlik, zamanın arkasında da sonsuzluk vardır. Metafizik anlamda sonsuzluk zamansızlık demektir ( Uzun ve hiç bitmeyen bir zaman süreci değil).
Bilincimizin kutuplaşması bize sürekli olarak iki farklı davranış seçeneği sunar ve karar vermeye zorlar. Doğru ve akıllıca kararlar vermek için kendi değerlendirme ölçülerimizi oluştururuz. Neyin iyi neyin doğru olduğuna dair herkesin ölçüsünün aynı olmaması can sıkıcı noktadır. Milyonlarca doğru!! Milyonlarca iyi!! Bu açmazdan bizi çıkartacak olan nokta; dünya var olması gereken ve bu nedenle doğru ve iyi olanla, var olmaması gereken ve bu nedenle savaşılıp yok edilmesi zorunlu olan şeklinde ikiye bölünemez. Çözüm üçüncü bir noktadan bakmaktır. Bu noktadan bakıldığında tüm seçenekler, olasılıklar ve zıtlıklar aynı derecede iyi ve doğru, dolayısıyla aynı derecede kötü ve yanlıştır.
Hastalık ve iyileşme kavramı kutuplaşma ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Hastalık kutuplaşmadır, iyileşme kutuplaşmayı yenmektir. Daha önce söylendiği gibi, bir kutup zıt kutbunun var oluşu sayesinde yaşar ve tek başına var olması olanaksızdır. Nasıl ki nefes almak ancak nefes vermekle mümkün, iyi de ancak kötü varsa, sağlık da ancak hastalık varsa var olabilir. Buna rağmen insanlar daima tek kutba sahip olmak isterler ve buna zıt olan diğer kutupla savaşmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Bir kutbu dünyadan yok ederken onun zıt kutbunu korumanın olanaksız olduğunu anlamamız çok önemlidir. İnsan, sağlığını istemekte ama hastalıkla savaşmaktadır. Bir kutbu tek taraftan beslemeye çalışsak bile, onun karşı kutbu da eşit miktarda büyüyüp, gelişecektir. Modern tıpta sağlık uğruna hep daha fazla çaba harcanmakta, buna rağmen öbür tarafta hastalıklar da eşit miktarda artmaktadır. Hastalıklarla savaşmak ile hastalıkları dönüştürmek arasındaki fark burada yatar. İyileşme yendiğimiz bir hastalık belirtisi ile olmaz. İyileşme, kişinin tam ve bütünleşmiş bir hale dönüşmesidir. Birliğe yakınlaşma anlamına gelir. Birlik ise ancak zıt kutupların birleşmesiyle mümkündür. Kutuplaşmayı aşmak için beynimizi kullanırken, ‘’ya o ya da bu’’ yerine ‘’hem o hem de bu’’ kavramını oturtmalı, arka arkaya yerine yan yana görmeyi öğrenmeliyiz.
Karanlık Tarafımız, Gölge
‘’Ben’’ dediğimiz bir kimliktir ve bu kimlik bazı kararlar almak durumunda kalır. Karar, ‘’kabul edilen’’ ve ‘’ reddedilen’’ olarak iki kutup yaratır. Kabul edilen, kimlikle bütünleşen kutuptur ve davranışa dönüşür, bilinçle bütünleşir. Kimliğin dışında kalan, reddedilen diğer kutup gölgeye düşer. Olmayı istemediğimiz, içimizde bulmak istemediğimiz, yaşamak istemediğimiz her şey gölgemiz olur. Gölge, insanın kendinde görmediği veya görmek istemediği ve bu yüzden bilincimizin dışında kalan, reddedilmiş tüm gerçekliklerin toplamıdır. İyilik adına bu dünyadan kaldırılması gerektiğinden emin olduğumuz her şeyin toplamıdır. Ancak bilincimizin dışında kalan, reddedilmiş bu gerçekliklerimiz asla yok olmazlar. Her kutup gerçekleştiğinde zıt kutbunu ortaya çıkarmaya zorlar diyen tümleme kanununa göre, gölgenin bir kısmı bedenimize iner ve belirti olarak bedenlenir. Dikkatimizi oraya çeker. Bu da bizi, uzak durduğumuz gerçekliği yaşamaya ve gerçekleştirmeye zorlar. Belirti, bilincimizde eksik olanın bedensel olarak yoğunlaşmasıdır. Hastalık belirtileri, bastırılan gerçekleri görünür kılarak, insanları dürüst hale getirir.
İnsan, orta noktadan kenara doğru kaydıkça, hastalık insanı yeniden ortaya doğru sıkıştırır ve tüm tek yönlü yaklaşımları dengeler. Hastalık ve ölümün, varoluşun kaçınılmaz gerçek yol arkadaşları olduğunu fark etmeye cesaret edebilenler, onların içlerindeki yardımsever ve bilge dostlar olduğunu keşfederler. Hastalık belirtileri varlıklarıyla bizde gerçekten neyin eksik olduğunu, nelerin hakkını vermediğimizi, neyin gölgede kalıp kendini gerçekleştirmek istediğini ve bizim nerede tek taraflı hale geldiğimizi gösterirler.
...
Çok çok yerinde ve etkili bir yazı yazmış Zeydan hanım. Aynı zamanda spritüel anlayışın sağlık konusuna bakışını da aktarmış oluyor. Birlik bütünlük nedir, ne demektir, bir olmak ne demektir, daha da hissediyor, tüm hayatın ilke ve işleyişinin sezgilerini alıyor insan...
Hayatımın şu son birkaç senelik döneminde tam olarak hissettiğim ve gördüğüm gerçekliği tarif etmiş resmen..
www.dynamiskisiselgelisim.com
20 Haziran 2012 Çarşamba
Beğendiğim ürünlerden ZUİİ ...
Dünyada ilk “Flora Make-up” kavramını yaratan, Avustralya’nın dünyaca ünlü
sertifikalı organik kozmetik markası “Zuii Organic” artık Türkiye'de. Zuii
makyaj ürünlerini diğer kozmetiklerden ayıran en önemli özellik, mineral
içerikli olmamaları ve sadece bitki yaprakları ve özleri (flora) ile üretilmiş
olmalarıdır.
Zuii’nin bir başka önemli özelliği de tüm makyaj ürünlerinin cildi
nemlendirmesi, beslemesi ve korumasıdır. Çok katı standartlar uygulayan USDA
Organik sertifikasını kazanma başarısını gösteren Zuii’nin bütün kozmetik
ürünleri sertifikalı organik olduğu için sentetik, yapay, petrokimyasal
hammaddeler içermez. Güzelliği tehdit etmeyen içerikleri sayesinde makyaj
yaparken cilt sağlığı da korunmuş olur.
Sertifikalı organik gül, papatya,
yasemin gibi bitkilerin yaprakları ile hazırlanan Zuii ürünleri cilt
gözeneklerini tıkamaz ve cildin hava almasını sağlar. Bitki esansiyel
yağlarıyla zenginleştirilmiş bu ürünler çok güzel kokulara sahiptir.
Tüm
dünyadaki sloganı “Yüzünüze Çiçekleri Giyin!” olan Zuii’nin allıkları, fondöten
ve farları sadece çiçek yapraklarından üretiliyor. Bu hammaddeler Saru Organik
mağazalarında tüplerin içinde teşhir edilmektedir. Tüm Zuii ürünleri; hayvanlar
üzerinde test edilmemiştir, parabenler içermez, petrokimyasal hammaddeler
içermez, pudra (Talc) içermez, GDO içermez, koruyucu maddeler içermez.
Zuii
sadece tabiatın bize sundukları ile formülasyon oluşturmayı ilke edinmiştir.
Sertifikalı organik bitkiler cilt sağlığınızı korumak, beslemek, nemlendirmek
ve cildinizin nemini korumak amacı ile bir araya getirildi. Esansiyel yağlar,
vitaminler ve tabiatın bize sunduğu bitki örtüsünün (flora) faydalarını
yüzünüze taşıyor, bunu yaparken aynı zamanda çevreyi de korumuş oluyorlar.
ORGANİK KOZMETİK
Bu aralar ciddi bir araştırmacıyım. Konum organik kozmetik sektörü..
Cilt sorunları olan biri olarak neden bu kadar geç kaldığımı kendime soruyorum ama tabii ki cevabını bulamıyorum.. İçinde paraben olan ürünleri şakır şakır kullanıyoruz hem de en pahalı markalardan falan! inanılmaz bir durum..
Ürün rafta daha uzun süre kalsın, içinde bakteri üremesin diye koy zehiri... Sonra kullandıkça cildimiz o zehiri emiyor.. Göğüs kanserlerinde alınan dokuların yüzde doksana yakınında paraben bulunmuş.. ama neymiş efendim bazı kanserli dokularda yokmuş.. bu parabenin zehir olma özelliğini yoketmiyor ama! Fransa'da yasaklanmış ama bizde hiç sanmıyorum. Nereye baksam hepsinde var, niveadan tutun da neutrogena'nine kadar...hepsinde var... Çok kızdım ben bu markaların hepsine...
Aşağıdaki listeyi Ayşenur Yazıcı'nın sitesinden aldım..
İşte her gün kullandığınız kozmetik ürünleri içinde sağlığınızı bozan maddeler:
(Yahut başka bir deyişe: Her gün yavaşça hastalanmak için (!) kullanacağınız maddeler)
Pin It
Cilt sorunları olan biri olarak neden bu kadar geç kaldığımı kendime soruyorum ama tabii ki cevabını bulamıyorum.. İçinde paraben olan ürünleri şakır şakır kullanıyoruz hem de en pahalı markalardan falan! inanılmaz bir durum..
Ürün rafta daha uzun süre kalsın, içinde bakteri üremesin diye koy zehiri... Sonra kullandıkça cildimiz o zehiri emiyor.. Göğüs kanserlerinde alınan dokuların yüzde doksana yakınında paraben bulunmuş.. ama neymiş efendim bazı kanserli dokularda yokmuş.. bu parabenin zehir olma özelliğini yoketmiyor ama! Fransa'da yasaklanmış ama bizde hiç sanmıyorum. Nereye baksam hepsinde var, niveadan tutun da neutrogena'nine kadar...hepsinde var... Çok kızdım ben bu markaların hepsine...
Aşağıdaki listeyi Ayşenur Yazıcı'nın sitesinden aldım..
İşte her gün kullandığınız kozmetik ürünleri içinde sağlığınızı bozan maddeler:
(Yahut başka bir deyişe: Her gün yavaşça hastalanmak için (!) kullanacağınız maddeler)
Ürün Adı
|
İçerdiği
zararlı maddeler
|
Diş
macunları
|
Fluorin,
sodyum florid, sodyum lauryl sulfat
|
Ağız
yıkama suları
|
Sodyum
lauryl sulfate, tatlandirici, alkol
|
Makyaj
malzemeleri
|
Talk
pudra, Toulen, formaldehid
|
Oje
|
Dietanolamin,
propilen glikol, hindistan cevizi yagi
|
Şampuan
|
Dietanolamin,
propilen glikol, sodyum lauryl sulfate
|
Saç kremi
|
Sodyum
lauryl sulfate, benzoik, benzyl dietanolamin
|
Banyo
köpüğü
|
Dietanolamin,
propilen glikol, sodyum lauryl sulfate
|
Tras
köpüğü/kremi
|
paraben
|
Deodorant
|
Alüminyum,
bütan, propan, propilen glikol, talk pudra
|
Duş Jeli
|
Sodyum
lauryl sulfate, benzoik, benzyl dietanolamin
|
Allık
|
Talk
pudra, titanyum dioksit
|
Fondöten
|
Mineral
yag, petrolatum, talk
|
Sabun
|
Propilen
glikol
|
Saç Boyası
|
Peroksit
ve diğer kanserojen maddeler. Hamilelerde düşük yapmaya yol açabilir.
|
Göz farı
|
Paraben
|
Tüy dökücü
kremler
|
Arsenik,
Tioglikolik asit
|
Ruj
|
Lanolin,
propilen glikol, bütilparaben
|
Aseton
|
Aseton
toksik madde
|
Hazır
bebek bezleri
|
Sentetik
parfüm, yapıştırıcı, koyulaştırıcı maddeler, beyazlatıcılar ve sodyum
poliakril denen ve tamponlarda kullanıldığında toksik sok sendromuna yol açan
madde
|
Klorinli
su
|
İçindeki
asit sayesinde diş minelerinde aşınma. Vücuttaki nitrojenle temasından çıkan
gaz solunduğunda astım.
|
11 Haziran 2012 Pazartesi
25 Mayıs 2012 Cuma
Azla Yetinmek
"Azla yetinmelisin."
Neden?
Neden daha az istemeliyim?
Neden sahip olduklarımla yetinmeliyim?
Daha çok şey istemek neden kötü ? Burada istemek derken, sadece somut istekleri, para gibi, kastetmiyorum.
Dünyevi eşyalardan, hazlardan uzaklaşmış kişilerinki gibi bir azla yetinmeden bahsetmiyorum.
"Başıma güzel şeyler gelsin" diyememekten bahsediyorum. İki güzel şey istedim, bir tane daha istesem olmaz herhalde anlayışından bahsediyorum. Bak etrafına, insanlar açlıktan ölürken, sen neler istiyorsun böyle, demekten bahsediyorum kendimize. Ben bu cümleleri duyuyorum kafamın içinde. Ve bu cümlelerin ne bana, ne de başka insanlara bir faydası olmuyor.
Burada iki nokta var. Birincisi isteklerin sayısı. Diğeri de isteklerin niteliği, iyi ya da kötü istek gibi.
Düşününce, ikisinin de Allah katında ya da evrende, inancımız ne olursa olsun, bir listesinin tutulduğunu hiç sanmıyorum.
Sayısı ne olursa olsun, inanarak istediklerimiz bize geliyor, bir şekilde.
Bu istekler, iyi ya da kötü olarak sınıflandırılmıyor. İyi ya da kötü diye bir şey aslında yok. Bu sadece bizim algımız. Bizim için iyi başkası için kötü olabiliyor.
Ne istiyorsak, o geliyor. İstediğimiz şeyi net bir şekilde ortaya koyabilmek önemli olan. Ve gerçekten isteyebilmek. Birşeyi düşünüp, ben bunu çok istiyorum, demek yetmiyor. İçinden gelen bir şey olmalı, kalbinde istediğini hissettiğinde, "gerçekten" kelimesi anlam kazanıyor. Bunu kelimelerle anlatmak zor.
Ben başıma kötü bir şey geldiğinde, ben bunu istemedim ki diyorum. Ama bence bir şekilde istemiş oluyorum. Bu çok hassas bir konu. Tabii ki başıma gelen olumsuz olayları olduğu gibi istemiş değilim. Sadece istediğim her ne ise, beni üzecek, olumsuz bir biçimde şekil buluyor. Net bir şekilde ortaya koymaktan kastettiğim şey de bu.
Bir örnek vereyim.
Geçen gün, "Kimseyle yarışmak istemiyorum" dedim. Aslında söylemeye çalıştığım "Kendi hedeflerimi koymak, ve hedeflerime doğru yürümek, başka insanlarla kendimi kıyaslamamaktı." Ama bunu böyle ifade etmeyip, kimseyle yarışmak istemiyorum dedim. Halbuki ikisi farklı şeyler.
Ben hiç bir şey üretmezsem ve insanlarla görüşmezsem, kimseyle de yarışmış olmam. Yani evren benim bu isteğime, beni işsiz bırakarak cevap verebilir. O zaman yine benim isteğim gerçekleşmiş olur. Altını çizmeye çalıştığım nokta, bir şey isterken, yüreğimizden geçirdiklerimize bir bakalım. Kurduğumuz cümleleri tekrar okuyalım.
Şimdi şöyle diyebilirsiniz, "E öyle ifade etmişsin ama aslında içinden geçenin ne olduğunu Allah bilir". Bence bu iş öyle olmuyor. Ben kendi hedefimi, isteğimi netleştirememişsem, özenmemişsem, doğru dürüst dile getirememişsem, bu durumun sorumluluğu bendedir. Bir de şu var ki, ikinci cümleyi yazdığımda, işte bu, dedim. Daha çok inandım. Daha çok çağırdım.
Tabii, her ağzımdan çıkanı, ya da içimden geçeni bu kadar da sorgulamıyorum. :)
"Azla yetin" telkini yerine Sağlık, mutluluk, bolluk dileyelim, olmaz mı.
Bir de teşekkür edelim, gelen sağlık, mutluluk ve bolluklar için.
Fotoğraf Erin Rena (via Flickr)
Pin It
Neden?
Neden daha az istemeliyim?
Neden sahip olduklarımla yetinmeliyim?
Daha çok şey istemek neden kötü ? Burada istemek derken, sadece somut istekleri, para gibi, kastetmiyorum.
Dünyevi eşyalardan, hazlardan uzaklaşmış kişilerinki gibi bir azla yetinmeden bahsetmiyorum.
"Başıma güzel şeyler gelsin" diyememekten bahsediyorum. İki güzel şey istedim, bir tane daha istesem olmaz herhalde anlayışından bahsediyorum. Bak etrafına, insanlar açlıktan ölürken, sen neler istiyorsun böyle, demekten bahsediyorum kendimize. Ben bu cümleleri duyuyorum kafamın içinde. Ve bu cümlelerin ne bana, ne de başka insanlara bir faydası olmuyor.
Burada iki nokta var. Birincisi isteklerin sayısı. Diğeri de isteklerin niteliği, iyi ya da kötü istek gibi.
Düşününce, ikisinin de Allah katında ya da evrende, inancımız ne olursa olsun, bir listesinin tutulduğunu hiç sanmıyorum.
Sayısı ne olursa olsun, inanarak istediklerimiz bize geliyor, bir şekilde.
Bu istekler, iyi ya da kötü olarak sınıflandırılmıyor. İyi ya da kötü diye bir şey aslında yok. Bu sadece bizim algımız. Bizim için iyi başkası için kötü olabiliyor.
Ne istiyorsak, o geliyor. İstediğimiz şeyi net bir şekilde ortaya koyabilmek önemli olan. Ve gerçekten isteyebilmek. Birşeyi düşünüp, ben bunu çok istiyorum, demek yetmiyor. İçinden gelen bir şey olmalı, kalbinde istediğini hissettiğinde, "gerçekten" kelimesi anlam kazanıyor. Bunu kelimelerle anlatmak zor.
Ben başıma kötü bir şey geldiğinde, ben bunu istemedim ki diyorum. Ama bence bir şekilde istemiş oluyorum. Bu çok hassas bir konu. Tabii ki başıma gelen olumsuz olayları olduğu gibi istemiş değilim. Sadece istediğim her ne ise, beni üzecek, olumsuz bir biçimde şekil buluyor. Net bir şekilde ortaya koymaktan kastettiğim şey de bu.
Bir örnek vereyim.
Geçen gün, "Kimseyle yarışmak istemiyorum" dedim. Aslında söylemeye çalıştığım "Kendi hedeflerimi koymak, ve hedeflerime doğru yürümek, başka insanlarla kendimi kıyaslamamaktı." Ama bunu böyle ifade etmeyip, kimseyle yarışmak istemiyorum dedim. Halbuki ikisi farklı şeyler.
Ben hiç bir şey üretmezsem ve insanlarla görüşmezsem, kimseyle de yarışmış olmam. Yani evren benim bu isteğime, beni işsiz bırakarak cevap verebilir. O zaman yine benim isteğim gerçekleşmiş olur. Altını çizmeye çalıştığım nokta, bir şey isterken, yüreğimizden geçirdiklerimize bir bakalım. Kurduğumuz cümleleri tekrar okuyalım.
Şimdi şöyle diyebilirsiniz, "E öyle ifade etmişsin ama aslında içinden geçenin ne olduğunu Allah bilir". Bence bu iş öyle olmuyor. Ben kendi hedefimi, isteğimi netleştirememişsem, özenmemişsem, doğru dürüst dile getirememişsem, bu durumun sorumluluğu bendedir. Bir de şu var ki, ikinci cümleyi yazdığımda, işte bu, dedim. Daha çok inandım. Daha çok çağırdım.
Tabii, her ağzımdan çıkanı, ya da içimden geçeni bu kadar da sorgulamıyorum. :)
"Azla yetin" telkini yerine Sağlık, mutluluk, bolluk dileyelim, olmaz mı.
Bir de teşekkür edelim, gelen sağlık, mutluluk ve bolluklar için.
Fotoğraf Erin Rena (via Flickr)
24 Mayıs 2012 Perşembe
Telkinler - Şükretmek
O kadar çok telkin ya da bilgi var ki otomatik olarak kendime verdiğim. Bu telkinler bazen yük oluyor bana.
Pin It
Üzerinde düşündüğüm zaman inanmadığım bilgiler. Ama içimde olan ve kabul ederek yaşadığım bilgiler.
Mesela :
"Sahip oldukların için şükretmelisin, yoksa onları kaybedersin. "
Şükretmek nedir aslında ? Şükretmek teşekkür etmektir. Sahip olduklarım için teşekkür ederim demektir. Peki teşekkür etmezsem, neden kaybediyorum ? Teşekkür etmiyorsam, sahip olduklarımın değerini anlamıyorum demektir. Yani aslında sahip değilim demektir. Sahip olmadığım bir şeyi de kaybedemem ki.
Bu telkinden hoşlanmıyorum.
Bir şeye sahip olmamın ya da kaybetmemin, onu isteyip istememe bağlı olduğuna inanıyorum. İstiyorsam, gelir. İstemiyorsam gider. Gelen güzel şeyler için teşekkür etmek çok anlamlı. Ama içten teşekkür etmek. Yani gerçekten gelen güzel şeyi kabul etmek hayatına. O zaman bence bunun adı şükretmek olur.
22 Mayıs 2012 Salı
7 Mayıs 2012 Pazartesi
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur
Bugün Doğan Cüceloğlu günüm sanırım.
Aşağıdaki yazı ve başlık beni çok duygulandırdı.
Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur
Pin It
Aşağıdaki yazı ve başlık beni çok duygulandırdı.
Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU
Kaynak: Burada
Kaynak: Burada
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











